Söylenme çare ara

HAVANDA SU DÖVMEK, SONRA ELEKLE TAŞIMAK
Bir toplantıda havanda su dövülüyor.
Sonraki toplantıda ise havana dövülen su; elekle taşınıyor.
Hal böyle olunca taşıma su ile değirmen dönemiyor.

İşler yolunda gitmiyor. Korona’da ikinci dalga tehdidi var ve ekonomi açılma sürecinde yığınca sorun kapımızda bekliyor.

Bu gibi hallerde; ‘sorun tespiti ve çare arama’ toplantıları yapmaya pek meraklıyız. Yapılır zaten; yapılmalı da… Ancak bizdeki yaygın haliyle değil… Ne zaman böylesi toplantıya katılsam fark ettiğim şudur: Çareyi; ağlamakta buluyoruz.

Bildik tek strateji ağlamak olunca: şikayet etmek, her şeyi istemek, herkesten istemek, verenden daha fazla istemek, en önemli sonuç oluyor. İşe yarıyor mu dersiniz? Hayır! Yaramıyor çünkü soruna çare bulmak için toplananlar, çözüm  önerisinden ziyade durum tespitine odaklanıyorlar.

Böyle davranmayıp çözüme odaklananları da görüyorum. Neyi ararsan onu bulursun zaten. Çözüm arayan; çözüme, bahane arayan ise mazerete ulaşıyor. İster yüz yüze olsun ister webinar olsun, vaktinizi boş işlerle harcamayın. Söylenme, çare üret! Sürgit başkasından yardım dilenme, sen yap!

Yeni normal derken eski anormale dönüp durmak bundan…

     SEN DEĞİLSEN KİM, ŞİMDİ DEĞİLSE NE ZAMAN?

DEVAMINI OKU

İş ahlakımız çürürse…

HAYVAN YULARINDAN İNSAN SÖZÜNDEN TUTULUR
#Korona sözünü tutmamanın bahanesi olmuş.
Salgın içimizdeki hırsı azaltacağına;
bazılarımızı daha da beter hale getirmiş.
Oysa iş ahlakı çürürse ortada piyasa kalmayacak.

İşimiz zor. İmkanı olduğu halde borcunu ödemeyenlere dair şikayetler çoğaldı. Taahhüdünü yerine getirmeyenlerin öyküleri etrafa yayılıyor. Korona şartlarını bahane edip anlaşmaları çiğnemek, verdiği krediyi geri çağırmak veya benzeri ahlak-etik dışı davranışlar, bindiği dalı kesmektir.

İş dünyasındaki ilişkilerin evrensel kabul görmüş değerler üzerinden yürümesini savunan iş ahlakı çökünce çürüme başlıyor. Bizde pek çok kurum iş etiğini reddetmiyor ama uygulamıyor da…

Oysa mayamızda ahilik, lonca gibi kurumlar bir zamanlar iş yapma kültürümüzün DNA’sıydı. Tuhaf olan iş ahlakının bizi ‘yavaşlattığı’, etik olmayan rakip karşısında ‘rekabet dezavantajı’ oluşturduğunun savunulmasıdır.

Etik ve vicdanı bir tarafa atınca, müşteriyi kandırmak, çalışanı istismar, devleti dolandırma, ortağı batırma; yaygınlaşıyor.

Ekonomiler açılma sürecinde gördük ki korona virüsü bizi daha da hırslı, etik dışı yapabiliyormuş. Oysa bize ayna tutan virüs, hatalarımızdan kurtulmaya vesile olmalıydı.

      DEĞERLER ÇÜRÜRSE SEN VAR KALABİLİR MİSİN?

DEVAMINI OKU

İşsizlik büyük dert

İŞSİZLİĞE ÇARE YENİ ZENGİNLİK ALANLARI
Yeni iş pozisyonları üretmek zorlaştı
#Korona zaten yeni işsiz doğuruyor
Tarım gibi farklı sektörlerde;
kamu-özel işbirliğiyle iş alanları geliştirmek zorundayız.

Korona sürecinin en büyük yıkımı, belki de ardında bıraktığı işsizlik olacaktır. Şimdiye dek rapor edilmişler dahil işsiz kalanların sayısı, dünya genelinde 100 milyona yaklaştı. Bu daha başlangıç üstelik. Zira virüsün biyolojik etkisi geçse dahi ekonomideki yıkım süreci henüz başladı gibi görünüyor.

Peki, bu kadar işsiz ne olacak? Bütün yönetimler bu soruya cevap arıyor. Kimi, kayıt dışı olmanın sahte avantajıyla inkar ederek. Kimi ölçüp biçip bilerek ama hiçbir şey yapmayarak.

Kimi de bunu en büyük dert diye tanımlayıp çare arayarak.

Biz neler yapıyoruz? Nüfus artışına paralel, yer yıl 1 milyon gence iş bulmak zorundayız. Oysa işsizliğimiz çift haneli ve giderek artıyor. Salgında 1.2 milyon ilave işsizimiz oldu.

Türkiye, mevcut ezberler içerisinde işsizini eritemez. Bu yüzden bizlerin geniş istihdam alanları oluşturmak, yeni iş pozisyonları üretmek mecburiyetimiz var. Buda ancak özel sektör ve kamu işbirliğiyle olabilecektir. Bana göre tarım, istihdamın gelişeceği, iş üretilebilecek en uygun sektördür.

         İŞİ OLMAYANLARIN YAŞAMA HAKKI YOK MU?

DEVAMINI OKU

Karşılıklı bağımlıyız

KOVARIM TEHDİDİNE BOYUN EĞME
İşten atılma şantajı, emeği evde daha çok çalıştırıyor.
Oysa haklarını savunma cesareti gösteren;
patronu da şekillendirebiliyor.
Çünkü senin işe ihtiyacın kadar patronun da sana var.

Evden çalışma, emeğin istismarına sebep oldu ve çalışana külfetler getirdi. Ofis masrafları azaldı, mesainin süreleri uzadı, angarya daha da arttı. Patron, yakıttan, yemekten, servisten kurtulurken, evin elektrik, internet faturası arttı.

Bu durumu sadece patrona bağlamak, madalyonun tek yüzü üzerinden hayatı okumaktır. Diğer yüzünde, çalışanın kendi haklarına bakışı yatıyor. Eğer ‘atarım seni’ tehdidine boyun eğip, bir işe olan bağımlık üzerinden hayatı okuyorsan doğal olarak daha fazla sömürüleceksindir.

Kendi evinin işyeri gibi kullanılmasına göz yummuş, 7/24 çalıştırılmayı kabul etmiş, geceboyu telefon başında talimat bekler duruma gelmişsin.

Oysa itiraz etme hakkın var. Bilmelisin ki senin işe ihtiyacın kadar patronun sana ihtiyacı var. Karşılıklı bağımlılık hali bu ve sen de patron gibi kendi prensiplerini savunabilirsin.

Batı’da pek çok ülkede mesai saati dışında değil telefona bakmak, elektronik posta atmak dahi suçtur. Yöneticinin seni istismarına itiraz hakkın var. Onlar da buna uyacaktır.

          EMEĞİNİN İSTİSMARINA KİM İZİN VERİYOR?

DEVAMINI OKU

Korona sömürüsü

ÇALIŞIYORSA DAHA ÇOK ÇALIŞTIR
Evden çalışmak, yeni sömürü alanı doğurdu.
Mesai süresi, telefon trafiği 24 saate uzadı.
Patronlar, servis, yemek, ofis giderlerinden kurtuldu.
#Korona emeğin istismarına yol açtı.

Korona bize ayna tutunca, kendi eksiklerimizi göreceğimizi ve halimizi düzelteceğimizi ummuştuk. Kimimiz öyle yaptı fakat genelde manzara şu; Korona, kendi sömürü düzenini pekiştirmek isteyenlere yaramış.

Misal mi? Evde çalışmanın oluşturduğu yeni sömürü alanları… Zaten salgın yüzünden iş kaybı yaşanmıştı. Çoğu şirket ise evden çalışma düzenine geçti. Bu süreçte korona mobbingi yanı sıra, pek çok yeni angarya icat edildi.

Evden çalışanların belirlediğim temel şikayetleri şöyle; Sıkça; ‘atarım seni’ tehdidi aldık. Yetmedi ne servis, ne yemek, ne tatil imkanı bulabildik. Öğle vaktine dahi toplantı konuldu. Hafta sonu çalıştırıldık. Gece boyu çalıştırıldık. Telefon tacizi de cabası…

Çoğu kez toplantı yapılacağı dahi söylenmeden kendimizi webinar yaparken bulduk. İşyerinde iken daha az yoruluyorduk. Gerçi trafik almadık fakat evde 3 ay süresince en az 1 yıl çalıştırıldık.

Kısaca; korona sürecinden evde çalışma keşfedilmesiyle yeni sömürü düzeni doğmuş oldu. Bazılarımız koronolaştı…

        HANİ DAHA ADİL VE PAYLAŞIMCI OLACAKTIK?

DEVAMINI OKU

Sen bitti dediğinde

TEDBİR AZALDIKÇA TEHDİT ARTIYOR
Koronadan bıktık fakat #korona henüz bıkmadı.
Oysa çoğumuz bitmiş gibi anında normalleşmiş(!)
Virüs kafada değil bedende bitmeli.
Aşısı bile bulunmadı ki.

Korona tedbirleri kapsamında 10 Nisan’dan beri uygulanan sokağa çıkma kısıtlamalarının olmadığı ilk hafta sonunda İstanbullular, güneşli havada sokaklarda idi. Çoğunun maske kullanmadığı, fiziki mesafe kuralına  uymadığını gördük.

Burada sorun, sen bitti dediğinde Covid19’un bitmeyişidir.

Herkes fazla normalleşmiş görünse de Korona süreci kendi doğal seyrinde devam ediyor. Virüs etkisini azaltmış olsa da pusuya yatmış bekliyor.

Bakan; ‘tedbir azaldıkça tehdit artıyor’ uyarısında fakat dinleyen yok. Bu durum sağlıkçılar için ilave külfetler çıkaracak. Zira takılmayan her maske onlara yeni vaka riski yüklüyor.

Ekonominin açılma süreci de adeta doludizgin… Henüz talep tarafı canlanmamış fakat işletmelere, kapalı kaldıkları ayların acısını, haftalar içinde çıkarmak için adeta yarış halindeler.

Etiketlerini anında değiştirenler, verdiği hizmete zam yapanlar ve henüz az olan müşteriye korona eziyeti yapanlar türedi.

Sen bitti dediğinde bitmiyor oysa. Tedbiri boşlamanın cezası olacak.

      SENİN İÇİN KORONA SÜRECİ SONA ERDİ Mİ?

DEVAMINI OKU

Dijital lanete son!

ONLINE ALIŞVERİŞ MAHREMİYETİ ŞART
Dijitalleşme sürecinde kişisel bilgilerimiz risk altında.
Alışverişte firmaya verdiğimiz bilgilere saygı duyulmalı.
Sürekli arama, mesaj, e-posta ile tacize son verilmeli.

Korona sürecinde online alışverişte patlama yaşanıyor. Bu yüzden pek çok firmaya telefon numaranız veya adresinizi emanet etmeyi gerektiriyor.

Dikkat edin, ‘emanet etmek’ dedim, vermek demedim. Ancak bu bilgilere saygı duyanlar kadar bunları özensizce kullanan, satan, sizi sürekli taciz edenler de var.

Bir kez cebiniz ve adresinizi verince dijital lanete uğramış gibi oluyorsunuz. Kredi kartı iptal etmeyen, cebi reklam panosu haline dönüştüren, müşteri sadakati adı altında her an mesaj ve çağrı ile taciz eden…

Elektronik postası dijital teröristlerce kirletilenler, online dünyasının yeni mağdurlarını oluşturuyor. Yasalar var ama uygulamalar ne yazık ki dijital laneti önleyemiyor.

Mahremiyetin online satış bahanesiyle hiçe sayılması karşısında bilinçli olmalıyız.

Size, rızanız dışında tele satış aramaları, reklam, mesaj ve e-posta gönderenlerin müşterisi olmaktan vazgeçmeliyiz.

Online satış geliştikçe, kişisel bilgilerimizi ortalığa saçma riski de artıyor. Kamu otoritesini dahi takmayanlara dur diyelim.  

ONLINE SATIŞ ONLINE TACİZ MİDİR

DEVAMINI OKU

Başarabiliyormuşuz

GÖLGE ETME BAŞKA İHSAN İSTEMEM
Bu söz; Büyük İskender’in ziyaret ettiği;
fıçının içinde yaşayan Dijojen’e ait.
Elinde fenerle dolaşıp, ‘adam arıyorum’ diyen bilgeden mesaj var; farklı olanınızı, engellemeyin, yeter…

Yıllardır AR-GE’ye milyarlarca dolar para akıtan bizlerin, arzulanan başarıya neden ulaşamadığımızı sorguladım.

Yasa sorunu vardı, çözdük, kaynak sorunu vardı, hallettik, teşvik eksikti verdik. Peki, neden AR’aştırdığımız kadar GE’liştiremiyoruz? Kaçımız bu açmazın farkında bilmiyorum ancak emin olduğum şudur ki idrak gecikmesi var bizde…

Farklı olandan KORKU,

bize benzemeyenden NEFRET,

rakiple düello yerine PUSU,

akıl yerine KURNAZLIK,

sabır yerine TELÂŞ,

merak yerine BİAT,

bilgi yerine KANAAT ve

özgün yerine TAKLİT,

ödül yerine CEZA…

İnovasyon, “eski köye yeni adet” getirmek ise, “yeni” alternatifleri üretmeye izin verilmesi gerekmez mi? Bizler eğer idrak gecikmesi sorununu aşabilirsek, ihtiyaçları daha erken fark edecek, bunun doğal neticesinde gereken icatları  daha sık çıkarabiliriz.

100 gencimizin 1.8 milyar $’lık unicornu ile başarabildiğimizi gösterdik. Şimdi bize düşen; daha niceleri başarı yolunda koşarken, gençlerimizin önünü kesmemektir.

      FARKLI DÜŞÜNEN GENÇLERDEN BU KORKU NİYE?

DEVAMINI OKU

1,8 milyar $’lık oyun

YÖRÜNGEDE BİR TÜRK ŞİRKETİ
Peak 100 gencimizin oyun ürettiği şirketimiz.
İlk Türk unicornu olmakla kalmamış;
oyun sektöründe rekor satışa imza atmış.
Daha nice farkında olmadığımız;
başarılara koşan gençlerimiz var.

Bizim çocuklar, geliştirdikleri Toy Blast ve Toon Blast ile uzun süredir cep telefonum, tabletimde ilgi odağım oldular. Derken, dünya oyun devi Zynga, 100 gencimizin kurduğu Peak şirketini 1.8 milyar dolara satın aldı.

Böylece Unicorn evreninde bir Türk şirketi var artık. Unicorn, tek boynuzlu demek. Bu mitolojik yaratık, yeni girişimciliğin sembolü… 1 milyar $’ı aşan girişimler, yörüngeye çıkan Unicorn olarak adlandırılıyor. Peak; bu başarısı ile hepimizi gururlandırdı.

Bu gençler, başarana dek ortalıkta yoktuk. Dikkatlerimizi ancak küresel başarılarıyla çekebildiler. Şimdi herkes bu başarıya yapışma yarışında. Oyun diye küçümsenen sektör, ülkenin en büyük ticari başarısı. İçimizde henüz yörüngeye çıkmamış nice Unicorn adayları var.

Misal uzay alanında çalışan, tarımda benzer gayretleri olan, savunma sanayiinde parlak sonuçlar alan gençlerimiz var. Bırakın onlara destek olmayı, köstek olmasak yeter. Ama öncelikle içimizdeki bu zenginliğin farkına varalım. Onlara engel değil destek olalım.

      CEBİNDEKİ OYUNU YAPAN KİM BİLİYOR MUSUN?

DEVAMINI OKU

Neden eller aya biz yaya?

BİZİM ANALARIMIZ GÖKMEN DOĞURAMAZ MI?
Uzay artık dolmuş mesafesinde.
Girişimci Elon Musk, uzayı devlet tekelinden çıkardı.
Astronotları uzay dolmuşuyla götürdü, döndü.
Bizler gökmen neslimizi yetiştiremez miyiz?

Elon Musk’un Falcon 9’u astronotları bıraktı, dünyaya döndü.

Bir girişimcinin devletlerüstü olabileceğini gösterip tarihe geçti. Uzay dolmuşu artık hayal değil ve bir sonrasında ay var mars ve diğerleri var. Peki, bu bizi neden ilgilendirsin?

Çünkü, uzay yarışında eller aya giderken biz yaya kalıyoruz.

Türkiye Uzay Ajansı’nın kuruluş kararnamesi iptali için Anayasa Mahkemesi’ne gidecek kadar olan bitenin farkında değiliz.

Çünkü kendi kısır gündemimizle öylesine mest olmuş durumdayız ki kafamızı kaldırıp yukarıda neler olup bittiğine bakmıyoruz.

Çünkü uzayın parsellendiği günümüzde bunu dert edinenlerimizin sayısı son derece az.

Çünkü geleceğin zenginlik alanı uzayda olmayı, fantezi sayan yığınca okumuş okumamış cahilimiz var.

Çünkü 209 üniversitemizi bilimin ürediği yer değil, diploma fabrikasına çevirdik. Çünkü merak etmiyoruz.

Çünkü merak edenimizi sindiriyoruz.

Çünkü biat batağına zihnimizi gömdük.

Çünkü matematik sevmiyoruz.

Çünkü içimizdeki Elon Musk’ları daha doğmadan boğuyoruz.

Çünkü farklı düşünenden korkuyor, ona mobbing yapıyoruz.

         ASTRONOT KELİMESİ YERİNE GÖKMEN DESEK?

DEVAMINI OKU