Kopyala yapıştır kültürü

HAZIRA KONUCULUK FİKRİ TEMBELLİK MODASI

Bize ait olanı keşfetmek yerine

başarılı olanı taklit eğilimindeyiz

Oysa nimeti (orijinal) alıp külfeti (geliştirme) öteleyenin başarısı daim olmayacaktır.

Bozkırın Tezenesi rahmetli Neşet Ertaş; ‘biz çekmediğimiz acının türküsünü yakmadık’ der. Anlatmak istediği, çilesi çekilmeden, içselleştirilmeden kopyala yapıştır olmayacağı.

Başkasının kendi kültürel ve fiziki şartları için geliştirdiği modeller, bize ne kadar uyar? Şüphesiz ilham alma noktasında faydalıdır da bire bir kopyalamak, doğru değildir. Zira kopya, aslına hizmet eder, bize değil…

Tabiat boşluktan, hayat kopyadan nefret eder. Birbirinin tıpatıp aynısı 2 kar tanesi dahi yoktur. Ancak her damla bir diğerinin ilhamı, her insan bir başkasına rol modeldir.

Kopyacılıktan söz ediyoruz. Üretimden yazılıma, yasalardan iş modellerine dek; başkasının başarısını tıpatıp kopyalama saplantısından… Saplantı diyorum zira kopya; üzerine değer koymadan var olanı çoğaltma kurnazlığıdır. Endüstri 4.0 mı moda? Kopyala- yapıştır. Uysun, uymasın.

Çevrecilik şimdilerde moda mı? kopyala yapıştır, senindir.

Aslında değildir, kopyaladığın asla senin olmamıştır. Kendi özgün çözümün şarttır.  KOPYACILARDAN MISINIZ?

DEVAMINI OKU

Rekabet kültürü

RAKİBİNE PUSU KURMA; MERT OL!

Yapıcı rekabet, mert işidir ve bizi geliştirir.

Yıkıcı rekabet, pusu işidir ve bizi de mahveder.

Rakibinle anlaşıp kartelleşmek ise toplumu zedeler.

Rekabeti, küresel ve centilmenlik boyutunda tanımlarsanız, ülkenizi, kurumunuzu ya da şirketinizi birinci lig ikliminde var edersiniz. Ancak rekabeti yıkıcı ve pusu üzerine kurarsanız, ülkeniz orta gelir tuzağına, kurumunuz ve şirketiniz de itibarsızlaşma sürecine girmiş demektir.

Pusu, akıldan ziyade kurnazlığı çağrıştırır. Mertlikten uzaktır. İstismar içerir. Karaborsacılıktan fırsatçılığa, koltuk istismarından rüşvet, irtikâp gibi bütün sosyal kirleticilere yataklık eder pusu…

Birinci sınıf Gelişmiş ekonomilerde rekabet algısının, kabile toplum düzeyinde olmaması gerekir. Bizde rekabet denince “ezeli rekabet” anlaşılır ve “en büyük filanca, başka büyük yok” klişesidir.

Rekabeti kim sevmez? Düelloya gücü ve yüreği yetmeyen sevmez. Bir de etik dışı kalmayı marifet sayan “imtiyaz obur” yapılar sevmez.

Rekabet; rakibi pusu kurup yok etmek veya rakiple anlaşıp halkı dolandırmak ikilemine saplanıp kalmış ise rekabet algımızı temelden sorgulamak

     gerekir. SİZCE GÜNÜMÜZDE MERTLİK ÖLDÜ MÜ?

DEVAMINI OKU

İcat yetmez onu pazarlaman şart

SATILMIYORSA NEDEN ÜRETTİN?

Pazarlama boyutu ihmal edilmiş ürün

teknik olarak üretilmemiş hükmündedir.

‘ben icat ederim insanlar satın alır’ fikrine kapılıp

iflas eden binlerce iş fikri biliyorum.

Ülke; start-up cenneti. Ortalık START dolu ama UP yok.

Sebeplerinden biri, girişimcilerin pazarlama becerilerine yeterli önemi vermemesi… Burada sorun, icat çıkaran veya iş fikri olanların, kendi ürünlerine adeta aşık olmaları ve  ‘bu ürünü nasılsa herkes alır’ yanılgısına düşmeleri.

Tesla buna en parlak örnektir. Onun pek çok projesini pazarlayan Edison, sadece ampul, gramofon gibi icatların değil, pazarlamaya dair kural koyan ve kullanan girişimci oldu. Never give the best first… (asla ilki en iyisi olmasın) diyerek icatlarını pazarlamada ürün versiyonunu icat etti.

Bizdeki parlak iş fikirlerinin ihmal ettiği de pazarlamayı ihmal etmeleridir. İcat, patent, lisans gerek şart olsa da yeter şart, pazarlama becerisi ve üretim için finansmana erişim yeteneğidir. Bunları sağlayan icatlar hayat buluyor.

          İŞ FİKRİNİ PAZARLAMAYI BİLİYOR MUSUN?

DEVAMINI OKU

Nepotizm kurum batırır

KAYIRMACILIK BELASI

Kayırmacılık yüzünden aile şirketlerinin 3’üncü kuşağa geçme şansı %20, ömürleri; en fazla 25 yıl sürüyor.

Hamili kart yakinimdir diyerek işe alıyorsan batarsın.

Nepotizm; yakınını, kan bağın olanı kayırmanın adı. Yönetim bilimi bu olguyu, kurumun ömrünü kısaltan bela kabul eder.

Kayırmacılık yüzünden şirket, ihtiyaç duyduğu nitelikleri bünyesinde tutamaz. Şirket nepotizm tutumu yüzünden ailenin oyun bahçesi haline gelir.

Kabiliyetler dışarıda kalırken eş, dost, akraba işletme kadrolarını doldurur.

Sürdürülebilirlik kaygısında olan şirketlerimizde patron, kendi ailesini dahi yönetim kademesine tepeden koymaz.

Liyakat, aile bireyi olmanın çok daha üstünde kabul edilir.

En iyi tahsili dahi yapsa, kurum değerleri ve süreçleri sahada öğrenmeden yönetim kademelerinde ilerleyemez.

Olsa olsa, eşitler arasında birinci yapılır. Mirasta hakkı olması, yönetimde pozisyon avantajı olacağını sağlayamaz.

Hamili kart yakınımdır diye kartvizitle kuruma dayatılan niteliksizlerin, bir süre sonra o kurumu zarar soktuğunu biliyoruz.

Gerek devlet yönetimi gerek şirket kademeleri kayırmacılık belası yüzünden zaafa düşer ve o kurumun batması mukadderdir. YAKININI KAYIRIYOR MUSUN?

DEVAMINI OKU

Dünyaya insan ekmek

BEYİN GÖÇÜ MÜ BEYİN GÜCÜ MÜ?

Göçen beyinlerimizi geri getirmek için çırpınıyoruz.

Oysa dönenleri; mobbing veya cahil yöneticiyle

bin pişman ediyoruz.

Bırakalım beyinler yeşereceği yerde kalsın.

Nitelikli beyinlerimizin yurt dışına gidişi hızlandı. Acaba neden?

Beyin göçüyle gidenlerin ortak dili; ‘liyakatinin işe yaramaması…’ İster üniversitelerde ister işyerlerinde veya kamuda olsun, nitelikli beyinleri tutamıyoruz.

Fırsatı bulan derhal yurtdışına gidiyor. Biz ise kök sebepleri araştırmak yerine neticeye odaklanıyor ve ‘tersine beyin göçü’ gibi projelere sarılıyoruz.

Bu projelerin neticesinde tersine beyin göçü ile ülkemize geri gelenlerin çoğu bin pişman… Ya niteliksiz bir yöneticinin altında aşağılanıyor veya yetersiz bir rektör/dekan/bölüm başkanı tarafından akademik mobbinge maruz bırakılıyor.

Mademki beyinleri burada muhafaza edemiyoruz; o halde bırakalım da  beyin, nerede yeşerecekse oraya gitsin. Dünyaya insan ekmiş oluruz,

Nobelli Aziz Sancar göçmeseydi o beyni biz çoktan kovmuştuk.

Aşıyı bulan Özlem Türeci ve Uğur Şahin çifti, bunu Türkiye’de başarabilir miydi?

Bilim, özgürlüğe akar ve ona saygı duyacak, onu geliştirecek iklime doğru yol alır.

  YOK SAYDIĞIN BEYİN, GÖÇMESİN DE NE YAPSIN?

DEVAMINI OKU

Artık değer kimin?

EVİNDEN ÇALIŞANA YEMEK PARASI ÖDENMELİ Mİ?

Elbette… Patron; ofis, aydınlatma, ısıtma, soğutma, otopark, elektrik, doğalgazdan kurtuluyor.

Tüm bunları, evinden çalışan ödüyorsa

üretilen artık değer emeğin hakkıdır.

Artık değer; işçinin emeğinin, işgücünün değeri üzerinden oluşan ve sermayedarın tarafından karşılıksız olarak el konulan değere denir.

Günümüz şartlarında buna getirdiğim yorum şudur; İşyerinde çalışan için yapılan harcamalara bakın; Ofis, aydınlatma, ısıtma, soğutma, elektrik, doğalgaz, otopark, mefruşat, masa, sandalye gibi…

Evden çalışmanın kalıcı hale geldiği durumda işveren, tüm bu harcamalardan kurtuluyor ve bunlar, evinden çalışanın yükü haline geliyor.

O halde oluşan bu artık değeri nasıl paylaşacağız?  Evyeri; işin eve taşınma hali…  Evde çalışanın, günün herhangi bir saatinde herhangi bir iletişim aracından gelen herhangi bir iletiye/göreve hemen cevap vereceği/yerine getireceği bir sistem olmadığını da öğrenmeliyiz.

Eğer koca ofisler artık evde yemek masasına sığabildiyse, yemek ücreti dahil eve taşınan tüm masraflar, evden çalışana ödenmelidir.

Mesai ücreti de buna dahildir zira ev çalışanı; 09:00-18:00 değil, uyku hariç neredeyse 7/24 çalışır hale gelmiş bulunuyor.

         İLETİŞİM MASRAFLARINI BEN Mİ ÖDEYEYİM?

DEVAMINI OKU

Evyeri kurallarını öğren

İŞİMİZİ EVDEN SÜRDÜRMEK İÇİN…

Mademki işyeri artık evimiz,

burada çalışmak kuralsız olmaz.

İŞYERİNE gitmek için yola düşmüyorsun ama

EVYERİ için çalışma disiplini oluşturman şart.

Evyeri; işin eve taşınma hali… Yeni işyerin artık ev ise senin yeni kurallara ihtiyacın olacak. Çünkü en zoru, iç disiplin…

1-UYAN; Tıpkı işyerinde olduğu gibi saat 9’da mesai başlar. İlk işin yatak kıyafetlerinden kurtulmak ve masaya geçmek.

2-YÖNET; Öğlene yakın yöneticilerinle sanal görüşme yap.

3-RUTİNLER; Arada iş akışına uygun rutin işler oluştur.

4-RAPORLAT; İşin türüne bağlı olarak değişse de akşama doğru Z Raporu talep et. Güne dair yapılanı yaz yazılanı yap.

5-PLANLAT; Ertesi gün yapılacaklara dair plan talep et.

Çalışan evde olabilir ama aklı işinde olmalı. Bunun için yatak kıyafetinden kurtulmak ve sabah toplantısı çok faydalıdır.

İletişim araçları eksik ve yavaş ise Evyeri kuralları verimli çalışamaz. Şirket işleri bir masaya, dizüstüne sığabiliyor, onca plazayı dikmesek de olurmuş, bir eşofman ve terlik iş kıyafeti için yetermiş, onca araç trafik bina ofis, otopark?

Madem bir göz odaya sığıyorduk? Ancak sorun şu ki mekan farklı olsa da bize evyerinde farklı kurallar gerekecektir.

        SENİN YATAĞINLA EVYERİN ARASI KAÇ ADIM?

DEVAMINI OKU

Korona sömürüsü

ÇALIŞIYORSA DAHA ÇOK ÇALIŞTIR

Evden çalışmak, yeni sömürü alanı doğurdu.

Mesai süresi, telefon trafiği 24 saate uzadı.

Patronlar, servis, yemek, ofis giderlerinden kurtuldu.

#Korona emeğin istismarına yol açtı.

Korona bize ayna tutunca, kendi eksiklerimizi göreceğimizi ve halimizi düzelteceğimizi ummuştuk.

Kimimiz öyle yaptı fakat genelde manzara şu; Korona, kendi sömürü düzenini pekiştirmek isteyenlere yaramış.

Misal mi? Evde çalışmanın oluşturduğu yeni sömürü alanları… Zaten salgın yüzünden iş kaybı yaşanmıştı. Çoğu şirket ise evden çalışma düzenine geçti.

Bu süreçte korona mobbingi yanı sıra, pek çok yeni angarya icat edildi. Evden çalışanların belirlediğim temel şikayetleri şöyle;

Sıkça; ‘atarım seni’ tehdidi aldık. Yetmedi ne servis, ne yemek, ne tatil imkanı bulabildik. Öğle vaktine dahi toplantı konuldu.

Hafta sonu çalıştırıldık. Gece boyu çalıştırıldık. Telefon tacizi de cabası… Çoğu kez toplantı yapılacağı dahi söylenmeden kendimizi webinar yaparken bulduk.

İşyerinde iken daha az yoruluyorduk. Gerçi trafik almadık fakat evde 3 ay süresince en az 1 yıl çalıştırıldık.

Kısaca; korona sürecinden evde çalışma keşfedilmesiyle yeni sömürü düzeni doğmuş oldu. Bazılarımız koronolaştı…

        HANİ DAHA ADİL VE PAYLAŞIMCI OLACAKTIK?

DEVAMINI OKU

İş ahlakımız çürürse…

HAYVAN YULARINDAN İNSAN SÖZÜNDEN TUTULUR

#Korona sözünü tutmamanın bahanesi olmuş.

Salgın içimizdeki hırsı azaltacağına;

bazılarımızı daha da beter hale getirmiş.

Oysa iş ahlakı çürürse ortada piyasa kalmayacak.

İşimiz zor. İmkanı olduğu halde borcunu ödemeyenlere dair şikayetler çoğaldı. Taahhüdünü yerine getirmeyenlerin öyküleri etrafa yayılıyor.

Korona şartlarını bahane edip anlaşmaları çiğnemek, verdiği krediyi geri çağırmak veya benzeri ahlak-etik dışı davranışlar, bindiği dalı kesmektir.

İş dünyasındaki ilişkilerin evrensel kabul görmüş değerler üzerinden yürümesini savunan iş ahlakı çökünce çürüme başlıyor.

Bizde pek çok kurum iş etiğini reddetmiyor ama uygulamıyor da… Oysa mayamızda ahilik, lonca gibi kurumlar bir zamanlar iş yapma kültürümüzün DNA’sıydı.

Tuhaf olan iş ahlakının bizi ‘yavaşlattığı’, etik olmayan rakip karşısında ‘rekabet dezavantajı’ oluşturduğunun savunulmasıdır.

Etik ve vicdanı bir tarafa atınca, müşteriyi kandırmak, çalışanı istismar, devleti dolandırma, ortağı batırma; yaygınlaşıyor.

Ekonomiler açılma sürecinde gördük ki korona virüsü bizi daha da hırslı, etik dışı yapabiliyormuş. Oysa bize ayna tutan virüs, hatalarımızdan kurtulmaya vesile olmalıydı.

      DEĞERLER ÇÜRÜRSE SEN VAR KALABİLİR MİSİN?

DEVAMINI OKU

Ötekine güvenebilmek

ORTAĞINI DOLANDIRMA

Allah buyuruyor ki: biri diğerine ihanet etmediği müddetçe, iki ortağın üçüncüsü ben olurum.

Biri arkadaşına ihanet etti mi ben aralarından çekilirim.”

Ortaklık, ötekine güvenmeyi gerektirir.

Dünya Değerler Araştırması Türkiye sonuçları diyor ki; Başkalarına güvenmiyoruz! Hatta öyle ki bırakın komşumuzu, kardeşimize karşı “güven” sorunumuz var.

Beylik söylemi biraz değiştirirsek; bizim, bizden başka dostu yok! Bu algı düzeyi, küresel oyuncu iddiasıyla çelişiyor.

Çünkü küresel arenada “ölçek sorunu” belirleyici oluyor ve ortaklık kültürüne sahip olamayanlar, kendilerini “küçük” ve “mutlu” dünyalarına hapsediyorlar.

Temel sorun; küçük ölçekli yatırım zihin yapısındaki direnç… “Ortakla kim uğraşacak” kaygısı, birlikte iş yapma kültürünün gelişmesine “set” vuruyor.

Oysa zenginliğin yolu, “ölçekten” geçiyor. Bu da ötekine güvenin fonksiyonu… Sanayiden hizmet sektörüne dek farklı alanlarda ülkemiz, uygun ölçeğe varabilmek için, ailesi, arkadaşı, yerli, yabancı ortağı, hatta rakibi ile işbirliği yapmak zorunda…

Halbuki ortağımıza güvenmiyor, ilk fırsatta onu dolandırıyoruz. Ortağına güvenenin başarılarını da gururla okuyabiliyoruz.

         ORTAKLIĞIN; HASILATI PAYLAŞANA DEK Mİ?

DEVAMINI OKU