Yasalarla aldatma

YASAL AMA HELAL Mİ?

Yasalar ve piyasa şartları ne olursa olsun

gayriahlaki iş ve uygulamalar kabul edilemez.

Helalleşmek; dava kazanmaktan daha üstündür.

Çünkü her yasal hak; helal değildir…

Asıl olan, hakkın helal edilmesi olmalıdır. Asıl olan helalleşmek olmalıdır. Helalleşmek, mahkemede dava kazanmaktan daha üstün olmalıdır.

Alev Alatlı böyle diyor; ‘Çünkü her yasal hak, helal değildir ve olamaz.’

Misal; imar ruhsatı almış bir müteahhit, şehrin ufkuna tecavüz ederken yasal olarak suçsuzdur ama helal değildir.

21’inci Yüzyılın en yaman toplum projesi, helal olanı, yasal olanla örtüştürmektir.

Seçimle gelen ve yasal yetkilerle donatılmış bir siyasetçi düşünün, bu kişinin kısa sürede ve anormal bir şekilde zenginleşmesi, parayla oynar hale gelmesi belki yasalara uygun olabilir ama helal midir?

Bir işadamı düşünün, vergi ödememek için, yeminli yeminsiz mali müşaviriyle yasaların boşluklarını sonuna dek kullanır. Sonra da vicdanını rahatlatmak için devlete okul bile yaptırır ama helal midir?

Bir belediye başkanı, meclis üyesi hepsi yasal imar ruhsatlarıyla dere yatağına bina yaparlar, bunların tümü yasal olabilir ama helal midir?

 ÇAKTIĞIN KAZIK YASAL OLABİLİR AMA HELAL Mİ?

DEVAMINI OKU

Kopyala yapıştır kültürü

HAZIRA KONUCULUK FİKRİ TEMBELLİK MODASI

Bize ait olanı keşfetmek yerine

başarılı olanı taklit eğilimindeyiz

Oysa nimeti (orijinal) alıp külfeti (geliştirme) öteleyenin başarısı daim olmayacaktır.

Bozkırın Tezenesi rahmetli Neşet Ertaş; ‘biz çekmediğimiz acının türküsünü yakmadık’ der. Anlatmak istediği, çilesi çekilmeden, içselleştirilmeden kopyala yapıştır olmayacağı.

Başkasının kendi kültürel ve fiziki şartları için geliştirdiği modeller, bize ne kadar uyar? Şüphesiz ilham alma noktasında faydalıdır da bire bir kopyalamak, doğru değildir. Zira kopya, aslına hizmet eder, bize değil…

Tabiat boşluktan, hayat kopyadan nefret eder. Birbirinin tıpatıp aynısı 2 kar tanesi dahi yoktur. Ancak her damla bir diğerinin ilhamı, her insan bir başkasına rol modeldir.

Kopyacılıktan söz ediyoruz. Üretimden yazılıma, yasalardan iş modellerine dek; başkasının başarısını tıpatıp kopyalama saplantısından… Saplantı diyorum zira kopya; üzerine değer koymadan var olanı çoğaltma kurnazlığıdır. Endüstri 4.0 mı moda? Kopyala- yapıştır. Uysun, uymasın.

Çevrecilik şimdilerde moda mı? kopyala yapıştır, senindir.

Aslında değildir, kopyaladığın asla senin olmamıştır. Kendi özgün çözümün şarttır.  KOPYACILARDAN MISINIZ?

DEVAMINI OKU

Rekabet kültürü

RAKİBİNE PUSU KURMA; MERT OL!

Yapıcı rekabet, mert işidir ve bizi geliştirir.

Yıkıcı rekabet, pusu işidir ve bizi de mahveder.

Rakibinle anlaşıp kartelleşmek ise toplumu zedeler.

Rekabeti, küresel ve centilmenlik boyutunda tanımlarsanız, ülkenizi, kurumunuzu ya da şirketinizi birinci lig ikliminde var edersiniz. Ancak rekabeti yıkıcı ve pusu üzerine kurarsanız, ülkeniz orta gelir tuzağına, kurumunuz ve şirketiniz de itibarsızlaşma sürecine girmiş demektir.

Pusu, akıldan ziyade kurnazlığı çağrıştırır. Mertlikten uzaktır. İstismar içerir. Karaborsacılıktan fırsatçılığa, koltuk istismarından rüşvet, irtikâp gibi bütün sosyal kirleticilere yataklık eder pusu…

Birinci sınıf Gelişmiş ekonomilerde rekabet algısının, kabile toplum düzeyinde olmaması gerekir. Bizde rekabet denince “ezeli rekabet” anlaşılır ve “en büyük filanca, başka büyük yok” klişesidir.

Rekabeti kim sevmez? Düelloya gücü ve yüreği yetmeyen sevmez. Bir de etik dışı kalmayı marifet sayan “imtiyaz obur” yapılar sevmez.

Rekabet; rakibi pusu kurup yok etmek veya rakiple anlaşıp halkı dolandırmak ikilemine saplanıp kalmış ise rekabet algımızı temelden sorgulamak

     gerekir. SİZCE GÜNÜMÜZDE MERTLİK ÖLDÜ MÜ?

DEVAMINI OKU

Nepotizm kurum batırır

KAYIRMACILIK BELASI

Kayırmacılık yüzünden aile şirketlerinin 3’üncü kuşağa geçme şansı %20, ömürleri; en fazla 25 yıl sürüyor.

Hamili kart yakinimdir diyerek işe alıyorsan batarsın.

Nepotizm; yakınını, kan bağın olanı kayırmanın adı. Yönetim bilimi bu olguyu, kurumun ömrünü kısaltan bela kabul eder.

Kayırmacılık yüzünden şirket, ihtiyaç duyduğu nitelikleri bünyesinde tutamaz. Şirket nepotizm tutumu yüzünden ailenin oyun bahçesi haline gelir.

Kabiliyetler dışarıda kalırken , dost, akraba işletme kadrolarını doldurur.

Sürdürülebilirlik kaygısında olan şirketlerimizde patron, kendi ailesini dahi yönetim kademesine tepeden koymaz.

Liyakat, aile bireyi olmanın çok daha üstünde kabul edilir.

En iyi tahsili dahi yapsa, kurum değerleri ve süreçleri sahada öğrenmeden yönetim kademelerinde ilerleyemez.

Olsa olsa, eşitler arasında birinci yapılır. Mirasta hakkı olması, yönetimde pozisyon avantajı olacağını sağlayamaz.

Hamili kart yakınımdır diye kartvizitle kuruma dayatılan niteliksizlerin, bir süre sonra o kurumu zarar soktuğunu biliyoruz.

Gerek devlet yönetimi gerek şirket kademeleri kayırmacılık belası yüzünden zaafa düşer ve o kurumun batması mukadderdir. YAKININI KAYIRIYOR MUSUN?

DEVAMINI OKU

Dünyaya insan ekmek

BEYİN GÖÇÜ MÜ BEYİN GÜCÜ MÜ?

Göçen beyinlerimizi geri getirmek için çırpınıyoruz.

Oysa dönenleri; mobbing veya cahil yöneticiyle

bin pişman ediyoruz.

Bırakalım beyinler yeşereceği yerde kalsın.

Nitelikli beyinlerimizin yurt dışına gidişi hızlandı. Acaba neden?

Beyin göçüyle gidenlerin ortak dili; ‘liyakatinin işe yaramaması…’ İster üniversitelerde ister işyerlerinde veya kamuda olsun, nitelikli beyinleri tutamıyoruz.

Fırsatı bulan derhal yurtdışına gidiyor. Biz ise kök sebepleri araştırmak yerine neticeye odaklanıyor ve ‘tersine beyin göçü’ gibi projelere sarılıyoruz.

Bu projelerin neticesinde tersine beyin göçü ile ülkemize geri gelenlerin çoğu bin pişman… Ya niteliksiz bir yöneticinin altında aşağılanıyor veya yetersiz bir rektör/dekan/bölüm başkanı tarafından akademik mobbinge maruz bırakılıyor.

Mademki beyinleri burada muhafaza edemiyoruz; o halde bırakalım da  beyin, nerede yeşerecekse oraya gitsin. Dünyaya insan ekmiş oluruz,

Nobelli Aziz Sancar göçmeseydi o beyni biz çoktan kovmuştuk.

Aşıyı bulan Özlem Türeci ve Uğur Şahin çifti, bunu Türkiye’de başarabilir miydi?

Bilim, özgürlüğe akar ve ona saygı duyacak, onu geliştirecek iklime doğru yol alır.

  YOK SAYDIĞIN BEYİN, GÖÇMESİN DE NE YAPSIN?

DEVAMINI OKU

Kaynakları savurma

KENDİ PARANMIŞ GİBİ HARCA

Eğer başkasının parasını yönetiyorsan

kendi paranı kendine harcıyormuşçasına

hem fiyat hem kaliteyi gözetebilmek şart.

Aksi halde nakit akışını kendi ellerine bozarsın.

Kimin parasını kime harcıyorsun? Bildik öyküdür de bir kez daha hatırlatmakta fayda var. Konu; kimin parası ve kime harcanıyor? 1-kendi param, 2-başkasının parası,

3-kendime harcıyorum, 4– başkasına harcıyorum.

Peki, sorun nedir? Sorun yok, sadece tutum söz konusu. İşte size bir insanın para harcamadaki 4’lü kombinasyonu;

1-KENDİ parasını KENDİSİ için harcıyorsa;

FİYAT ve KALİTEYE bakar.

2-KENDİ parasını BAŞKASI için harcarsa;

sadece FİYATA bakar, KALİTEYE bakmaz.

3-BAŞKASININ parasını KENDİSİ için harcıyorsa,

sadece KALİTEYE bakar, FİYAT önemli değildir.

4-BAŞKASININ parasını BAŞKASI için harcarsa,

ne FİYATA ne de KALİTEYE bakar.

Eee? Bundan ne mesaj çıkarmalıyım? Çoğumuz başkasının parasını başkası için harcıyoruz. Şayet verimlilik ve denetim eksik ise, israf ta yolsuzluk ta kaçınılmazdır.

    ELİN PARASINI HARCARKEN SAVURGAN MISIN?

DEVAMINI OKU

Artık değer kimin?

EVİNDEN ÇALIŞANA YEMEK PARASI ÖDENMELİ Mİ?

Elbette… Patron; ofis, aydınlatma, ısıtma, soğutma, otopark, elektrik, doğalgazdan kurtuluyor.

Tüm bunları, evinden çalışan ödüyorsa

üretilen artık değer emeğin hakkıdır.

Artık değer; işçinin emeğinin, işgücünün değeri üzerinden oluşan ve sermayedarın tarafından karşılıksız olarak el konulan değere denir.

Günümüz şartlarında buna getirdiğim yorum şudur; İşyerinde çalışan için yapılan harcamalara bakın; Ofis, aydınlatma, ısıtma, soğutma, elektrik, doğalgaz, otopark, mefruşat, masa, sandalye gibi…

Evden çalışmanın kalıcı hale geldiği durumda işveren, tüm bu harcamalardan kurtuluyor ve bunlar, evinden çalışanın yükü haline geliyor.

O halde oluşan bu artık değeri nasıl paylaşacağız?  Evyeri; işin eve taşınma hali…  Evde çalışanın, günün herhangi bir saatinde herhangi bir iletişim aracından gelen herhangi bir iletiye/göreve hemen cevap vereceği/yerine getireceği bir sistem olmadığını da öğrenmeliyiz.

Eğer koca ofisler artık evde yemek masasına sığabildiyse, yemek ücreti dahil eve taşınan tüm masraflar, evden çalışana ödenmelidir.

Mesai ücreti de buna dahildir zira ev çalışanı; 09:00-18:00 değil, uyku hariç neredeyse 7/24 çalışır hale gelmiş bulunuyor.

         İLETİŞİM MASRAFLARINI BEN Mİ ÖDEYEYİM?

DEVAMINI OKU

Evyeri kurallarını öğren

İŞİMİZİ EVDEN SÜRDÜRMEK İÇİN…

Mademki işyeri artık evimiz,

burada çalışmak kuralsız olmaz.

İŞYERİNE gitmek için yola düşmüyorsun ama

EVYERİ için çalışma disiplini oluşturman şart.

Evyeri; işin eve taşınma hali… Yeni işyerin artık ev ise senin yeni kurallara ihtiyacın olacak. Çünkü en zoru, iç disiplin

1-UYAN; Tıpkı işyerinde olduğu gibi saat 9’da mesai başlar. İlk işin yatak kıyafetlerinden kurtulmak ve masaya geçmek.

2-YÖNET; Öğlene yakın yöneticilerinle sanal görüşme yap.

3-RUTİNLER; Arada iş akışına uygun rutin işler oluştur.

4-RAPORLAT; İşin türüne bağlı olarak değişse de akşama doğru Z Raporu talep et. Güne dair yapılanı yaz yazılanı yap.

5-PLANLAT; Ertesi gün yapılacaklara dair plan talep et.

Çalışan evde olabilir ama aklı işinde olmalı. Bunun için yatak kıyafetinden kurtulmak ve sabah toplantısı çok faydalıdır.

İletişim araçları eksik ve yavaş ise Evyeri kuralları verimli çalışamaz. Şirket işleri bir masaya, dizüstüne sığabiliyor, onca plazayı dikmesek de olurmuş, bir eşofman ve terlik iş kıyafeti için yetermiş, onca araç trafik bina ofis, otopark?

Madem bir göz odaya sığıyorduk? Ancak sorun şu ki mekan farklı olsa da bize evyerinde farklı kurallar gerekecektir.

        SENİN YATAĞINLA EVYERİN ARASI KAÇ ADIM?

DEVAMINI OKU